İskan geniş manasıyla bir beşeri yerleşmedir. Devletin ekonomik ve idari meselelerini ilgilendirmesinin yanında toplumu da büyük ölçüde alakadar eder. Çeşitli milletlerden oluşan bir devlette merkezi idarenin kuvveti, izlenecek olan iskan politikası ile yakından ilişkilidir. Osmanlı İmparatorluğu da büyük bir devlet olduğunu, izlemiş olduğu iskan politikası ile ziyadesiyle kanıtlamıştır.
Osmanlı’nın iskan politikasına geçmeden önce zamanda biraz da geriye gidelim ve Anadolu’nun Türkleştiği o güzel günlere tanıklık edelim. Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya başlayan büyük göç hareketi ile Anadolu, Türk yurdu haline gelmiş ve Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuştur. Bir süre tarih sahnesinde önemli bir rol üstlenmiş olan bu devlet, İlhanlılara karşı kaybedince onlardan kaçan Babai dervişleri Osmanlı Ucu’na sığınmış, Osman Gazi ve ahiler ile 6 asır boyunca yaşayacak o ulu çınarın ilk tohumlarını atmışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu, ilk kurulduğu günlerde gerçekleştirdiği fetih hareketleri ile Doğu Roma’ya korku salmıştır. Gelibolu’nun 1354’de Türk hakimiyetine girmesi ile beraber Osmanlı için yeni bir macera başlamıştır. Bu saatten sonra fethettiği yerlere Anadolu’dan konargöçer Türkmen/Yörük aşiretlerini yerleştirmiş, bu sayede fethettiği toprakları Türk yurdu haline getirmiştir. Bunun haricinde fethettiği bölgelerin halkları Türk egemenliğinden kaçtığı halde iskan politikası ile bunun bir zararı ortaya çıkmamıştır.
Yeni kurulan yerlere gerçekleştirilen iskan politikası, birçok tarikata mensup idealist dervişlerin önderliğinde gerçekleşmiştir. Bu dervişlere muhtelif yerlere vakıflar tesis edilmiş ve derbend tesisleri kurularak yolculuk kolaylaştırılmış ve iskan daha rahat bir vaziyet almıştır. Bu iskan politikasında önemli rol oynayan dervişlere Sarı Saltuk ve Bursa’nın fethinde(1326) bulunmuş olan Geyikli Baba örnek olarak verilebilir.
Rumeli’ye doğru yönelmiş büyük Türk göçü, Sultan 1.Bayezid döneminde hız kazanmıştır. 1.Bayezid, Rumeli’nin Türkleşmesinde önemli rol oynadı. Yıldırım Bayezid dönemine ait Rumeli’ye doğru ilk iskan kaydı 1400-1401 yıllarına aitti. Devletin tuz yasağını kabul etmeyen Menemen Ovası’ndaki Göçerevliler aşireti, Filibe taraflarına sürülmüştü. Elbette ki göçler sadece Anadolu’dan Rumeli’ye olmadığı gibi kimi zaman Rumeli’den de Anadolu’ya göç vardı. 1397’de Argos’un fethinden sonra buradan Anadolu’ya 30 bin kişi göç ettirilmiştir.
Yıldırım Bayezid’den sonra Sultan 1.Mehmed döneminde de iskan politikası hız kesmeden devam etmiştir. İsyanları Yörgüç Paşa tarafından bastırılan Tatarlar, 1.Mehmed döneminde Dobruca taraflarına yerleştirilmiştir. Tüm bu iskan politikaları Fatih döneminde de tüm hızıyla devam etmiştir. Fatih’in ardından Sultan 2.Bayezid döneminde 1501 yılında isyan eden Şii ve Alevi Türkmenler, 1500 yılında fethedilmiş olan Koron’a sürgün edilmişlerdir. 1511 yılındaki Kızılbaş Ayaklanması’ndan sonra yine bu Türkmenler, Tekeeli bölgesine sürgüne gönderilmişlerdir.
Osmanlı Devleti’nin iskan politikası objektif bir şekilde incelenmek istenirse ikiye ayrılır: Birincisi devletin dinamik yapısı sayesinde genişleyen sınırları sebebiyle dışa dönük bir iskan politikası; ikincisi ise 17 ve 18.yy’lardan itibaren eski ihtişamını yitirmesi ve toprak kayıplarına başlaması sebebiyle içe dönük olan iskan politikası. Ne yazık ki ikinci politika, Köprülüler Devri’nde(1656-1683) yeni topraklar alınmasına rağmen değişmemiştir.
17 ve 18.yy’larda artık kendilerini iyice belli eden iç karışıklıklar sebebiyle halk, yaşadığı yeri terk edip daha güvenli yerlere, özellikle İstanbul gibi büyükşehirlere yerleşmiş ve bunun sonucunda tarım alanlarının boş kalmasıyla ziraat sektörü büyük bir darbe yaşamıştı. Üstelik devletin Doğu’da Safevi Devleti ile; Batı’da Avrupalılar ile girdiği uzun harpler ülkede mali, askeri, idari ve toplumsal sorunlara yol açmış ve bu sorunlar “celali” dediğimiz ayaklanmalar ile kendini gösterince bu göç hareketi hız kazanmıştır. Tarım arazilerinin boş kalmasının ekonomiye vuracağı darbeyi gören Osmanlı yöneticileri, bu boş kalan alanlara yeni ahaliler getirerek bu sorunla mücadele etmeye çalışmıştır.
Üstüne üstlük devlet, ekonomik açıdan iyice çıkmaza girmeye başladığı yıllarda çareyi vergileri arttırmakta bulmuş ve bu vergiler de göçe hız kazandırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Tüm bunların üstüne Osmanlı Devleti, toplum tarafından “devletin zahire(tahıl) ambarı” olarak bilinen Rumeli topraklarında yaşadığı bozgunlar ile toprak kaybetmeye başlayınca artık ülke dışına doğru iskan derdi sona ermiş ve Osmanlı topraklarına yönelmiş iskan hareketinin nasıl düzene sokulacağı konuşulmaya başlanmıştır.
Osmanlı Devleti, topraklarına gelen büyük göç hareketinin doğuracağı sıkıntıları önceden görüp ilk iş olarak bir zamanlar çokça faydalandığı derbend tesislerini 1720 senesinden itibaren imar edip tekrardan kullanışlı bir vaziyete getirmiştir. Üstelik başıboş reayayı da derbendlere ve çevrelerine yerleştirmiş ve bu insanlara “derbendçi” demiştir.
Klasik dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda tebaadan birisi istediği zaman istediği yere gidemezdi. Terk ettiği yer için Çiftbozan resmi alınır ve gittiği yerde 10 yıldan fazla kalırdı. Osmanlılarda Mahali Örf denen vergi vardı ve bir kimse yeni yerleştiği yerin vergilerini ödemek mecburiyetinde idi. Lakin 18.yy’da Osmanlı topraklarına başlayan büyük göç hareketi sonucunda bu kanunlar, uygulamaya sokulmamıştır.
18.yy’da değişmiş yeni iskan politikasında uygulanan bir başka husus ise devletin emirlerini dinlemeyip kendince başıboş göç hareketlerinde bulunan grupların devlet eliyle sürgün mahali olarak belirlenmiş, hapishane niteliğindeki yerlere sürgün edilmesiydi. Osmanlı Devleti, bu sayede ahaliyi eşkiyalara karşı korumuştur.
Osmanlı Devleti’nin iskan politikasına uğraştığı sorunlardan bir tanesi ise konargöçerlerin tutumu idi. Türkmen kökenli konargöçerler, göç zamanında yerli ahalinin ekinlerine ve mallarına zarar verebilmekteydi ve ahali de bu durumdan oldukça rahatsız bir vaziyette idi. Bunu öğrenen Osmanlı Devleti, konargöçer Türkmenleri iskan etme çabasına girişti. Bunlara örnek olarak 1728’de Zamantı Irmağı etrafındaki köylere Receblü Afşarı cemaatinin yerleştirlmesi, Arap Aşiretlerinin baskısı ile Güneydoğu Anadolu’ya ve Haleb vilayetine gerçekleştirilebilen iskan hareketi verilebilir.
19.yy’a gelindiğinde Osmanlı Devleti, iskan politikasında bir kez daha değişikliğe gitmiş ve bu sefer ülke topraklarının tamamını ilgilendiren bir politikadan ziyade bölgesel bir politikaya geçilmiştir. Tanzimat’la beraber iskan hareketleri daha dikkatli bir şekilde yürütülmeye başlanmış ve eyalet valilerine aşiret reisleri üzerinde yetki verilerek aşiretlerin eyalet valisinden habersiz göç etmesi yasaklanmıştır.Tüm bu yenilikler sonucunda aşiretler, eyalet valisinin kontrolünde bir vaziyete bürünmüştür.
Konargöçer Türkmenler, yazın “yaylak” adını verilen yerlerde; kışın ise “kışlak” adı verilen yerlerde ikamet ederlerdi. Yaylak-kışlak arasında gerçekleştirdikleri göç, yerli halkın malına ve ekinine zarar verirdi. Lakin Tanzimat ile beraber, 1842’de alınan bir karar neticesinde bu sorun çözüme kavuşturulmuş ve aşiretlere bulundukları kaza ve sancaklardan başka yerlerde bulunan yaylaklara ve kışlaklara göç etmeleri yasaklanmıştır. Yerli halkı rahatlatan bu karar aynı zamanda Osmanlı ordusu için taze bir kaynak da yaratmıştır.
19.’yy’da tüm bu gelişmelerin yanı sıra devletin emirlerini dinlemeyen ve “derebeyi” olarak adlandırılan kişilerin de iskanı gerçekleştirilmiştir. Bunlara 1865-1866 yıllarında Derviş Paşa ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Güneydoğu Anadolu’daki aşiretleri iskan etmeli örnek olarak verilebilir.
İskan politikasındaki yenilikleri yeterli görmeyen ve bunlarla yetinmeyen Osmanlı İmparatorluğu, 1860’da göç hareketini düzene sokabilmek için İskan-ı Muhacir Komisyonu’nu kurmuştur. İstanbul’da genel merkezi kurulan bu komisyon, zamanla ülkenin farklı yerlerinden kendisine bağlı müdürlüklere de sahip olabilmiştir. 1914 yılına gelindiğinde bu komisyon, “Aşair ve Muhacirin Müdürriyet Umumiyyesi” adını almıştır.
Özet geçmek gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu ne kadar büyük ve yüce bir devlet olduğunu tarih sayfalarında dünyaya ispatlamıştır. Zamanında Antik Yunan’ı mahveden göç hareketinin devletin bütünlüğü ve Türk milletinin istikbali için ne denli kritik bir rol üstlendiğini fark etmiş ve son günlerine kadar bu meseleyi geri plana asla atmamıştır. Şimdi bu şanlı ataların torunları olan 21.yy Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına düşen görev, göç hareketinin ciddiyetinin farkına varmak ve bu konuda sağlam atılımlar yapmaktır. Bunu yapacak bilgi, zeka ve cesaret bizlerde vardı. Unutulmamalıdır ki bir Türk gencinin muhtaç olduğu kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
________________________________________________________________
Kaynakça
18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi
________________________________________________________________
Yorum bırakın